Ekim 08, 2007

Kefenin Yüzüm!







Yumuşak bakışlı, umudunu yitirmiş işçi yüzü gibi



Bugün yaşanmış onca hikayenin ardından seni unuttuğum yerdeyim yine..Alışılmış bir papağan tekerlemesi ile adın iki hece dilimde

Çığlığımı bastıran bu can çıkması da neyin nesi ! anlamını yitirmiş de olsa durgun göl, yine ayak izinde, yine teninin değdiği, elimle elinin buluştuğu kırık dökük bir infialin peşindeyim.

Zaman yontamadı sana olan hasretimi. Hiçbir kuşun ötüşünde duyamadım dudaklarında notaya döktüğüm bestemi. Yine ısırmaktayım kendimi, yine gömmekteyim hıncımı gıcırdayan dişlerime..yine üşümektesin yarım yamalak utangaç bir busede. Paslı çiviler gibi kendimi kendime çakıp, peşindeyim! saçların bütün rüzgârlarımı alıp gitse de.

Azmi, kederine zincirli, sarhoş geleceğiyle dalaşan, pusulası gözlerinde unutulmuş çaresiz bir kaptanın vuslat macerasıdır yolcuğum. Kimsenin ulaşamadığı omuz koyaklarından, ağır bir mavnanın heybetiyle! yarıp geçmişim yüreğinin en dingin kuytularını. Yaprakları bile kıpırdatmayan sessizliğinle, husumeti parmaklarıma bulaşan kızıl yelkenli gemiler taht kurmuş retinanda. İlk gözyaşında içimin erimesi, tırnaklarımı yemem ve sana bıraktığım vebale aldırmadan, ömrümü üç kuruşa satışın, gururu süslü kelimelerle şiirlere döküşün korkaklığından geriye kalanlardır sadece. Sen sevdayı kuş mu sandın ! değerli ama altın kafeste..

Sabrın yara izlerini taşırım parmaklarımda. Son göz göze gelişimizi hatırlarım, kırık dökük bir dam altında. Kocaman gözlerindeki şehvet korkutur beni, çekilirim kendime, bir sigara izmaritinde tüter nefesim..kadehlerin başı boş halleri gelir aklıma, senden kalan bir saç telini koklarım bütün gece..yıkamadığım gömleğimi, başını koyduğun yastığı severim öyle usulca. Resimlerinde kalan yüz solgun, şekilsiz ve sen miydin sevdiğim dedirtir bana çoğu zaman. Dudağındaki akneden tanırım yarımı, gözlerime oturur garip bir kimsesizlik. Koşar adım inerim merdivenlerden, kaldırım taşlarında ayak izi kalmış eski zamanlar gibi geçer giderim sokağından. Sen başkasının leşinde kokarsın, ben ise senin leşinde. Başka yüzlere başka kelimeler anlatır dilin, ben ise hala iki hece isminde…kazığa çakılmış bir suçlu gibi acı çeksem de, and olsun ki tek damla akmaz gözyaşım…gelsen de gelmesen de..bir gelip iki gitsen de..

Yumuşak bakışlı, umudunu yitirmiş işçi yüzü gibi, titrek iki parmağın ucunda asılı filede, bir somun ekmektir sana olan sevdam. Ezikliğimi kurtaran alın terim, bütün çocukların kollarını açarak bana koşması yardığım yüreğimden havaya karışan kokundur..kumral fırtınalar bütün sahillerin kumunu doldurur gözlerime , kimse duymaz, bilmez, ağlarım ama içime içime..

Bundandır paslı menteşeler gibi kollarımın boşluğa açılması, topuklarımın aşınması, yolların adımlarımdan korkması. Şavkıma tünemiş yedi çizgi, mevsim şaşkınlığı ayazı taşısa da şakaklarıma, ulu bir çınarın gövdesi gibidir döşüm. Ter koksa da, fitilli bir örtüyle kaplansa da bu etten ruba, masum yanaklarda gamzede taht, üşüsem de bir başka tene yorgandır ağırlığım. Sadece budur sevdadan anladığım..

Haki kelimelerin viran ettiği şehirler terk edilmiştir artık. Anıları önüne katmıştır gelecek. Bir dikenli çalı yırtıp geçmiştir utancımızı. Kılıksız yağmurların ağır aksak adımları döver bu kaldırımları. Kedilerin keskin ve biraz da ürkek bakışları köşe başı pususu! Sırtını döndüğün an bir ihanetin kirli tırnağı çizer geçer yüzünü. Teninin acı çığlıklarla teslim oluşunu seyredersin buğulu camlarda, iki mum yakmaya korkar yüreğin, aydınlık senin için çok uzakta.

Ben sana kabzımal bağırtılarında mavi patiskasını giymiş bir feryat bırakmadım!. Belki beyaz gelinlik içinde masumca saçına takacağım papatyadan taçtı düşün… ve belki de beline dolanan kırmızı gökkuşağı beklentin. Aç ve sefil çatlak iki dudak hasretin. Nasırlı ve titrek beş parmak saçlarında! Şefkatin… Ben sana güvercinlerden de bahsetmedim.

Köklerine verimli topraklar arayan çınarlar gibi durdum karşında. Sağlam yerde filizli mağrur bir beden giydim üzerime. Seni sevmenin şerefiyle yeşillendi kuru dallarım. Fırtınalar değildi korkum, her telefon zilinde, her kapı çalışında, her tren ıslığında dizlerimin bağı çözülür! secdeye dururdu bedenimde şekillenen sen!! Şimdi derimi yüzsen çıkar mısın üzerimden, bilemem!..

Belki başka limanlarda, yine boş bavullardır biletin. Güneş ve Ay’ın gerdeğinden çıkmış lekeli örtülerde kalmış gözyaşın. Yine merdivenler boyu inişler vardır zaten yorgun yüreğine.
Hüznüne dokunan iki kirli parmak silmiştir kederini. Yolculuklara sevdalı otobüsler gibi her durakta bir ben bırakmışsındır belki. Şiirlerde, şarkılarda eskisi kadar tat vermiyordur artık. Sigaranın dumanı ilginç daireler bırakmıyordur loş ışıklarda. Başını yastığa her koyuşunda, mahmurluğa meyilliyken göz kapakların, aralanan hayal perdesinden esmer bir yüz gülümsüyordur rüyalarında, dudak kıvrımların hoş bir hatırlanmışlıkla kasılıyordur belki. Uyandığında unutmak istediğin görüntülerdir yüreğini yoran. Kıvırıp dizlerini karnına, kollarınla sardığın kimsesiz bir utancın sancısını taşır kasıkların. Köhne kanepelerin sol köşeleri dinler sessizliğini sadece. Öfkene çaktığın bir paket sigara, gururuna binlerce bahane taşır. Ne anlatır ne anlaşılır iplerin neden koptuğu, çünkü çoktan gitmiştir uçurtma.

Beni, tenine bir ömür misafir edeceğin o yara izinde hatırla. Bil ki kara gözlüm, yaran her kanadığında kanayacağım, her sancında dişlerimi kırarcasına sensizliğimi ısıracağım. O ize her dokunduğunda, ben de sana dokunacağım. Bir başka göz otursa da retinana, başka döşlerde yalancı şefkate yaslansa da yanağın, salyalı dudaklarda alev alsa da dudağın ve nemrut bir yürek olsa da otağın, seni unutmayacağım.

Bir ömür yetmese de sevdama, asası elinde ihtiyar zamanlara varırsa sana olan sevdam…yine gözlerine ilk gün ki hasretimle bakacağım.

Senden önce göçersem sevgili, mezarım adın…benden önce göçersen kefenin yüzüm..!!


Levent Saral

Saian - Ay Şarkısı

Saian - Ay Şarkısı